Avcılığın Kısa Tarihi ve Özü

img acıklama

NeseLi

Üye
18 Şub 2021
140
İNSANIN TARİHİ AVLANMANIN DA TARİHİDİR
İnsanoğlu var olduğu andan itibaren kendini büyük bir serüvenin içerisinde bulur. Doğa koşulları içerisinde var olabilmek, varlığını sağlıklı bir şekilde uzun yıllar sürdürebilmek zaten başlı başına bir serüvendir. Bu tarihsel yolculuğun başlangıç döneminde sürdürülen ayakta kalma mücadelesinin en zor dönemeçleri, avcı olmamızın sağladığı vasıflarla aşılmıştır.
Bilindiği üzere insanlar, canlılar dünyasının en gelişmiş yaratığıdır. Dolayısıyla insanlaşma süreci de dünyadaki her türlü olayla sürekli
bağımlılık halindedir. Bahse konu sürecin başlangıç aşamasında, insanların ilk tarihsel işi –düşünmeye başlamadan önce- maddi gereksinmeleri giderme yolunda faaliyette bulunmaya başlamış olmasıdır. Bunun doğal sonucudur ki her geçen gün artan ihtiyaçları gidermek için bu eksiklikleri gidermeye yönelik aletler ve araçlar geliştirmeyi başarmışlardır. İnsanlık tarihinin kökenini oluşturan maddi araçların üretimi, alet kullanma dönemi, insanlaşmanın başlangıcı olarak alınmaktadır.1
Bugün, eldeki imkanlar çerçevesinde, biyolojik evrim tarihinin 3 milyar yıl kadar gerilere uzandığı izlenebilmektedir. Kalıntı bulguların verilerine göre, çok hassas radyoaktif zaman saptama yöntemleri ile yapılan hesaplar neticesinde, insansıların günümüzden 30-35 milyon yıl önce yaşadıkları tespit edilmiştir. 2
Kanatlı böceklerin varlığı ise 325 milyon yıl evveline kadar gitmektedir. Kılkuyruklu böceklerin 375 milyon yıl önce yaşadıkları, eldeki fosillerden anlaşılmaktadır.
3 Halen 950.000 adet böcek türü olduğunu bilmemize rağmen, bilim adamları keşfedilmesi gereken 7 milyon tür böcek olduğuna inanmaktadırlar. Ana konumuz olan avcılığın başlangıç tarihinin insanlık tarihi ile eş zamanlı olarak başladığını ise bizlere çeşitli bilim dalları söylüyor. Onun içindir ki biz de “insanlığın tarihi, avlanmanın da tarihidir” diyebiliyoruz.
Bugünkü anlamda ilgi alanımız olan avcılığın, içinde yaşadığımız 4’üncü zaman dilimi içinde –özellikle denizlerde yapılan avcılık göz önüne alınırsa- hâlâ çok büyük boyutta yapılması ve beslenme alışkanlıklarının değişmemesi halinde avcılık eyleminin daha çok uzun seneler devam edeceğinin somut bir göstergesidir.
Bugünkü bilgilerimizin ışı altında insanlaşmanın öyküsünün Doğu Afrika Serengeti savanlıklarında ve Afrika’nın muhtelif yerlerinde başlamış olabileceği varsayılmaktadır
. Bu insanlara “yetenekli insan” anlamına gelen Homo-Habilis denilmektedir. Homo-Habilis’lerin günümüzden 2.6 ila 1 milyon yıl kadar önce yaşadıkları varsayılmaktadır.
Yeteneklerini geliştiren bu insanların geliştirdikleri aletlerin çoğunun, yaşadıkları yörelerde bolca bulunan bazalt, kuvars ve volkanik obsidyen taşlarından yapıldıkları görülmüştür. Bu insanlar, yaşayabilmek için doğal olarak avcıdırlar.
“Ayağa Kalkan” veya “Dikilen İnsan” anlamına gelen Homo Erectus’lar ise 700-300 bin yılları arasından yaşamışlardır.
Homo Erectus’lar avcılığı gruplar halinde sürekli yapılan bir iş olarak gerçekleştirmişlerdir. Ren Nehri yakınlarında bulundukları tespit edilen Neanderthaller’in ise yeni edinilen bulgular ışı altında zamanımızdan 300-250 bin yıl önce evvel yaşamış olabilecekleri saptanmıştır.4 Aşağıdaki resimde verilen tabloyu veya benzer mantıkla yapılan pek çok düzenlemeyi içerik bakımından incelediğimizde, üzerinde yaşadığımız dünyanın fiziksel öyküsünü kronolojik (tarihsel sıra) sıra açısından anlayabiliriz.

Gezegenimizin milyonlarca hatta milyarlarca yıl önce başlayan oluşumu içinde bizlerin somut olarak bildiği, sadece geçen son 10.000 yıllık süredir.
Bu süre ise, tüm dünya tarihini bir yıl olarak ele aldığımızda, birkaç saniyeden ibaret olacaktır. Ancak bu bağlamda, medeniyet tarihi içerisinde avcı insanın rolü, gerçekten önemlidir.

Bu rolün üstlenilmesini sağlayan avcı ruhu geçmişte hep vardır, şimdi de var, gelecekte de mutlaka var olacaktır. Çünkü, avcı kimliğimiz genetik yapımızın elle tutulmasa da ayrılmaz bir parçasıdır.
DÜNYA TARİHİNDE JEOLOJİK DÖNEMLER
milyon yıl kadar bir süre, önce sadece yaşamak için ihtiyacı kadar hayvanı öldüren atalarımızla hayvanlar arasında basit bir anlaşma vardı: Karnımız toksa ve bize bir zarar vermiyorsanız, biz de sizi rahat bırakırız. Bu, tek yanlı bir anlaşma olmasına rağmen zalim veya abartılı değildi. Kısacası hayvanlara, aç olmadığımız zaman müdahalesiz bir yaşamı öneriyorduk.5

Avcılık, güçlü bir bölgecilik gelişimi, iş bölümü ve konuşma ile yeni bir üretim biçimi de doğurmuştu. Ancak avcılığın doğrudan yiyecek üretimi olmadığını da unutmamak gerekir. Halen, doğanın hazır sunduklarının peşinde koşulmaktadır. Avcılık eyleminin uygulanma süresi
içinde ortaya çıkan işbirliği, iş bölümü, topluluk içindeki bireyler arasında sorumlulukların dağıtılması, verilen görevlerin zamanında yerine getirilmesi zaman zaman da olsa düzenli besin elde edilememesi hallerinde, birlikte tüketim durumu, grup dayanışmasını ve grup psikolojisini ortaya çıkaran nesnel temellerdir. Grup içi ve farklı gruplar arası ilişkiler toplumsal organizasyonların ilk örnekleridir. Bu öykünün devamı sırasında doğaya doğrudan bağımlılık, artan nüfusa oranla her geçen gün daha da artmaktadır.
Avlanılan hayvanların hemen hemen her şeyinden yararlanma yolları aranmaktadır. Erkekler, avlayacakları hayvanın peşinde sessizce iz sürmeye çalışırken, kadınlar karınlarını doyurmak için hayvanların etinden, ısınmak için postundan, alet ve edevat yapımı için kemik ve boynuzundan yararlanma yollarını aramaktadırlar.
Pek çok hayvan türü avlanarak öldürülmekte, insanlar ise avladıklarını yiyerek yaşama olanakları bulmaktadırlar. Hayvanlardan temin edilen proteinler, insan organizmasında yapı taşlarına dönüşmekte ve insana yaşam vermektedir.
İlkel insan, bu sürecin ayrıntılı biyokimyasal dinamiklerini bilmese bile, ölümle-yaşam, avladığı hayvan türüyle kendi yaşamı arasındaki diyalektik ilişkiyi, her yeni gün tekrar tekrar yaşayarak bu olguyu derinliğine kavramıştır.

İnsanlık alemi, toplayıcılıktan avcılığa, avcılıktan tarım toplumuna geçerek yerküre çapında büyük bir değişime uğramıştır. 20 bin yıl önce başladığı varsayılan iklim değişikliği sonunda tüm Avrupa’yı ve Asya’yı kaplamakta olan tundralar ve stepler ortadan kalkmış, buzul tabakası kuzeye çekilmiştir. Avrupa, ormanlarla kaplanmıştır. Coğrafyada yaşanan bu köklü değişiklikler daha önce sürüler halinde avlanan av hayvanlarının avını hemen hemen olanaksız hale getirmiştir. Fiziki şartlar, artık sürek avının yapılabilmesine imkan vermemektedir. İklimsel değişikliklerle beraber yukarı paleolitik avcıların süreç içinde ortadan kalkmasına karşı, yaşama olanaklarının tümünü avcılığa dayandırmamış toplumlar için farklı sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Doğadan asalak biçimde yararlanma temeline dayanan avcılık ekonomisinin ötesinde, doğanın doğrudan üretim süreciyle döndürülmesi anlamına gelen hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi işini, bu toplumlar gerçekleştirmişlerdir. Bu tavır G. Childe tarafından “Neolitik Devrim” diye tanımlanmaktadır.6 Bu konuda Engels, çalışmanın, insanı hayvanlardan ayıran temel özellik olduğu gerçeğini gözler önüne sererken, “… O, her insan yaşamının birincil ve öyle temel koşuludur ki, belli bir anlamda “insanı çalışma yaratmıştır” demek zorundayız…” der.7
Bilindiği gibi bölgeden bölgeye, toplumdan topluma değişen şaşırtıcı boyutta birçok farklı özelliklere rağmen, şu anda yaşayan milyonlarca insandan her biri, -hemen hemen hepsi- aynı kalıtımsal özelliklere sahiptir. Farklı şapkalar giyeriz ama aynı şekilde gülümseriz; farklı dillerde konuşuruz ama tüm diller benzer dilbilgisi özellikleri taşır.
Farklı evlenme törenlerimiz olsa da, temelinde yatan sevgi ve aşk aynıdır. Ten rengimiz, dinlerimiz, örf, adet ve geleneklerimiz ayrı olsa da, keder ve sevinçlerimizin benzerliği şaşırtıcı boyuttadır. Biyolojik benzerliğimiz ise tamamen aynıdır. Herhangi bir doğal silahtan yoksun, ne zehirli bir sıvısı, ne keskin bir kemiksi uzantısı olmayan, bu pençesiz, zayıf memelinin tarihsel süreç içerisindeki başarısının öyküsü muhakkak ki dikkate değer. Bu öykünün kahramanı, avcıdır.
Avcılık eyleminin o dönemdeki kendine has zorluğu ve avcılığın yaşam tarzı olmasından kaynaklanan zorunluluk, insanoğlunu yaşayabilmek için işbirliği yapmak zorunda bırakmıştır. Avlanma bizim biraz daha cesur, ihtiyaçtan dolayı daha çok işbirliği yapan, daha az bencil, uzun vadeli amaçlar üzerinde daha çok yoğunlaşabilen ve her şeyden önce daha iyi beslenebilen insanlar olmamızı sağladı. Yani yüksek proteinli yiyeceklerle beslenmemiz, zekâmızın gelişmesine sebep oldu. İşbirliği yapmak zorunda olduğumuz avcılık, bizleri daha konuşkan olmasını sağladı.

Böylece dilimizi geliştirdik. Erkeklerin ece et getirdikleri ve kadınların basit bir yemek için ot topladıkları ilkel avcılık kabilelerinde, ara sıra çekilen açlık dışında başka bir beslenme sorunu olmasa gerekti. Özetle diyebilir ki, tarih öncesi avcı; işbirliğine yatkın, duygulu, zeki ve çok başarılı bir insandı ve evriminin doğal sonucu olarak avcı olmuştur.

Geçmişte hayvanları avlayan bir kabile avcısı, zamanımızda kentlerde mızrağı veya oku olmadan da yiyecek bulabiliyorsa, bu zamana erişinceye kadar geçen binlerce yol yaşayabilmek için de tabii olarak avlanması gerekiyordu. Süper marketlerde bin bir çeşit ürünün tüketiciye sunulduğu bir dönemde bu sorunları anlamak güçtür. Bir zamanlar, peşinde onca zahmetle koştuğumuz hayvanlar, artık paketlenmiş olarak raflarda hazır olarak bizleri beklemektedir. Kısacası, günümüzde yiyecek bulmak kolaydır.

Bu değişim, bizim davranışlarımızı nasıl etkileşmiştir?

Başlangıçta içimizde varolan avcıya ne olmuştur?

Avımı kovalayıp yakalama dürtülerimiz, nereye yönelmiştir?


Bu soruları cevaplamadan önce bilmemiz gereken bazı gerçekler vardır. Bilinmelidir ki, etoburlarla otoburlar arasında iki temel büyük fark vardır:
1. Evrim süreci içinde etçil beslenmeye göre organize olmuş insan bedenini bitki diyeti ile yaşatmak çok zordur. Organizmanın sağlıklı gelişebilmesi için belirli ölçüler içerisinde hayvansal protein alması gerekir; örneğin bu miktar çocuklarda yetişkinlerin dört katı kadardır.
2. Biyomedikal uzmanlara göre, bize gerekli on aminoasiti (aslında “yirmi aminoasiti”. E.G.) üretmek için varolması gereken gen dizileri vücudumuzda artık bulunmamaktadır. 0-5 yaş arası çocuklar, gelişme dönemlerinde valin, lisin, izoleusin, triptofan, arjinin, histidin, lisin, metyonin, fenilalanin ve treoinin gibi, vücudun yapı taşları sayılacak “eksojen amino asitleri” dışarıdan alma zorunluluğu yaşarlar. Bu da zorunlu olarak hayvansal gıdalar ile karşılanır. Vücudun yapı taşları dediğimiz bu besinler, bebekler tarafından zamanında gerektiği kadar alınmaz ise, ileride sağlıklı bir vücut yapısı oluşamaz.

Bundan çok önce, yaklaşık on bil yıl önce avcı atalarımız çok önemli bir adım attılar: tahıl yetiştirmeye başladılar.
Avcı, artık yeni bir insanın, yani çiftçinin gölgesinde kalacaktı.Medeniyet tarihi, 10.000 yılda öyle bir gelişme gösterdi ki, doğanın dengesini bu kısa sürede altüst ettik. Hayvan dostlarımız üzerinde, mutlak bir üstünlük sağladığımızdan beri kontrol edilemeyen tek taraflı bir dünya yarattık. Halbuki, göz ardı etmememiz gereken tek olgu, “gezegenimizi hayvan dostlarımızla ortak paylaşma mecburiyetinde olduğumuz” gerçeğidir.
Bu ortaklık, sömürüden çok saygı temeline dayanmalıdır. Burada ifade edilmeye çalışılan saygının “yaşam hakkı” olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Hakimler, bir yasanın çiğnenerek bir diğer insana zarar verilmesi halinde ne denli hassas davranıyor ve serinkanlılıkla mağdurun haklarını koruyorsa, doğal yasalara müdahale ederken bizim de hakimler gibi hassas ve titiz olmamız gerekmektedir. İşte bu düşüncelerin ürünü olarak ortaya “Hayvan Hakları” kavramı çıkmış ve uygar ülkeler bu düşüncenin savunucusu olmuşlardır.
Bugün için doğa sevgisi, esas itibari ile yaşam kalitelerindeki bir yozlaşmadan kaçınmak isteyen bireylerin büyük bir çoğunluğu tarafından paylaşılan demokratik bir tutku ve haklar manzumesidir. Yegane hukuk nesnesinin sadece insan mı, yoksa kozmos içinde varlıklarını sürdüren tüm canlılar olduğu mı olduğu gerçeği, ortakyaşarlık adına ciddi boyutta sorgulanması gereken bir olgudur. Gelecek zaman dilimi içinde, bugün için “cansız” sıfatı ile adlandırdığımız varlıkların da haklarının savunulması, -en azından tarihsel ve kültürel bağlamda- yönündeki hareketler hız kazanabilir. Bunun yanı sıra biyosfer veya çevrenin korunmasına yönelik istençlerin hızla yükselen değerler içerisinde arzu edilen yeri alması, aynı toplumda yaşayan bireylerin ortak arzusu olmalıdır. Çünkü hiç unutulmamalıdır ki, her havya, her canlı, milyonlarca yıl süren bir evrimin sonucudur.
Bu dünyada yaşayan her canlı bir diğerine, yaşam zinciri olarak adlandırabileceğimiz bir ilinti ile bağlıdır. Her biri, kendi yaşam biçimine uyumludur. Bu bağlamda yaşam zinciri kendi içindeki en zayıf halka kadar kuvvetlidir. Bir canlı türünün ortadan kalkması, milyonlarca yıl süren bir evrimin sonucunun yok olması demektir. Bunun bedeli ödenemez. Hiç akıldan çıkartılmamalıdır ki, her tür; öncelikle kendi varlığı için korunmaya muhtaçtır.
Her hayvan, güzelliği, sayısının az olması yada parasal değeri için değil, sadece var olduğu için, yaşam hakkı saygı görmelidir. Sıradan bir serçenin, biyolojik yaşam içerisindeki görevi, yaşam zinciri içindeki önemi, günümüzde bir papağan veya goril yavrusu kadar sempati toplayamıyorsa; bu onun kabahatli olduğunu değil, olsa olsa bizim onun hakkında yeterince olmadığımız gerçeğini ortaya koyar. Bu anlayışı dünya ölçeği içinde sergileyene kadar geçecek zaman insanlığın ortak kaybı ve ortak ayıbıdır. Bir kuşakta alay konusu olan herhangi bir şeyin, onu izleyen kuşağın “kaygısı” haline gelebileceği ihtimali her zaman vardır ve bu olasılık akıldan hiç çıkartılmamalıdır.

AVCILIĞIN ÖZÜ
Avcılığın heyecan dolu evrensel bir etkinlik olduğunu, insan mutluluğuna bu denli katkısı olan bir eylemin nedenini araştırmak, onun şu veya bu konularla bağlantılarını değil, kendi içinde ne olduğunu anlamaya çalışmamız, bir başka deyişle avcılığı anlayabilmemiz için, öncelikle avcılığın “özünü” anlayabilmemiz gerekmektedir.

İnsanları ava iten neden, aslında insanın var olan öz yapısıdır. İnsan yaratılışı itibari ile hepçil bir yaratıktır. Süreç içinde etçil yanı daha çok ön plâna çıkmıştır. Öğütücü dişlerinin yanı sıra kesici (incisor) ve delici (canine) dişleri vardır. Bütün diğer etoburlar gibi gözleri mesafe tahmin edebilmek için yüzünün ön tarafında oluşmuştur. Dolayısıyla felsefi bağlamda insan, doğası itibariyle avcıdır ve biraz da abartı ile söylemek gerekirse, her an “saldırıya hazırdır”. Buna karşılık, otobur hayvanların gözleri savunma esas kılındığı için, yüzün her iki yanında yer almıştır. Aynı anda çift görüntü algılayabilir. Sistem, yine doğuştan “savunmaya” dönüktür.
Avcılığı sadece etkinlik yada salt yarar sağlamak gibi geçici amaçları açısından tarif etmek, özünü anlayabilmek için yeterli değildir. Bunlar, olsa olsa onun çok eskiden beri uygulana geldiğinin, dolayısıyla kendi içinde tutarlı bir yapıya sahip olduğunun delilleridir. Avcılığı, kendine özgü uygulama teknikleri ile de tanımlamak mümkün değildir. Çünkü bunlar pek çoktur ve birbirinden farklılıklar gösterir.9 Kurt Lindner’in Prehistoric Hunting (Tarih Öncesi Avcılık) adlı yapıtında avcılığı “akıllı kovalamaca” olarak tarifi, eksik değilse de tam da değildir.
Çünkü mağara adamının tam anlamıyla akıllı olduğunu söylemek de zordur. Ayrıca, bu tanımlamalar günümüzün anlayışı içinde çok da anlamlı sayılmaz. Bizler yine tarihsel süreç içinde avlanmaktan beklenen nihai amacın öldürmek olmadığını da biliyoruz. Hayvanları ehlileştirmek için canlı ele geçiren insanoğlunun bu davranışı, somut bir örnektir.

Zaman bağlı olarak, silahların etkinliği arttıkça insanoğlu, av hayvanlarının rakibi olarak, kendine özgür iradesi ile sınırlamalar getirmiştir. Avlayan ile avlanan arasında doğuştan var olan eşitsizliğin, en azından artmaması için hayvanların doğal savunma mekanizmalarını aşmamaya özen göstermiştir. Belirli bir sınırın aşılması halinde avcı-av ilişkisi, salt yok etme eylemine dönüşür ki, işte bu avcılığın özüne aykırıdır. Bilinmelidir ki, insanın, hayvanla karşı karşıya gelmesinde, kuralları insanlar tarafından konulmuş bir sınır vardır. Bu sınır, insanın akıl üstünlüğünün,insanın durması gereken noktadaki kurallarını içeren denetim mekanizmasıdır. Akıl gücü bu süzgeçten geçmez ve başı boş kalırsa, avlanmak, avcılık olmaktan çıkar.

Örneğin, balık yakalamak amacı ile derelere elektrik veren veya uyuşturucu maddelerle balık avlamaya çalışan bir balıkçının yaptığı eylemde, baştan akıl var gibi görünebilir. Halbuki bir veya birden fazla türün sonunu getirecek bu davranış aslında tamamen akıl dışıdır. Denetim mekanizmasının, yeterince sağlıklı çalışmamasından ötürü akıl, kötü yönde kullanılmış, sayısal çokluğu temin için sınırlar yasa dışı yollarla aşılmıştır. Bu cürete karşı sadece bu tanımlama ile yetinmemiz mümkün de değildir. Bu davranış türü, aynı zamanda hakkından çok bir paya sahip olma arzusu taşıdığı için, en hafif tabiri ile ahlâkla da bağdaşamaz. İşte bu mantıkla, bu balıkçı, çok balık yakalamasına rağmen aslında avcı değildir.

Bıldırcın avlamak için, ses cihazı kuran, geceleri ışık yardımıyla tavşan veya bir diğer hayvanı avlamaya çalışan, ağır kış şartlarında yaban hayvanlarını fiziki imkansızlıklarını kendisine avantaj sayan, motorlu taşıtlarla av yapan, teknik imkanları zorlayarak geceleri gece görüş dürbünü kullanmak suretiyle av yapan, yasaların öngördüğü avlanma metotlarının dışında avlanmayı alışkanlık haline getiren, yaban hayvanlarının çiftleşme dönemlerinde (katım aylarında) yabanıl tepkilerin en düşük düzeye indiği anlarda av yapan, hayvanları, yeme alıştırmak suretiyle onların en zayıf yönünden istifade yoluna fide, avcı kılıklı, ahlâk yoksunu kişi, gerçek avcıların, dolayısıyla insanların yüzkarasıdır.

Genel anlamda avcılık; birinin etken, diğerinin edilgen olduğu, yani birinin avlayan diğerinin avlanan olduğu, farklı türler arasındaki olgudur. Avcılığın yalnız insanoğluna ait bir uğraşı olmadığı, zooloji dünyasının her kademesinde var olduğu, herkes tarafından bilinmektedir. Günlük yaşamımızda üzerinde çok da durulmadan izlenen bu olgu, bizler tarafından yaşamın sıradan bir eylemi olarak izlenir. Örneklemek gerekirse; kedilerin fareleri, kuşların sürüngenleri ve böcekleri, yırtıcıların memelileri, büyük balıkların küçük balıkları avlamak suretiyle yedikleri hemen herkes tarafından tartışılmaz olarak kabul gören bir gerçektir. Dolayısıyla, kanıksanmıştır diyebiliriz.
Avlanmak eyleminde karşılık yoktur. Yani eylem, tek taraflıdır. Bunu doğuran temel nitelik, türler arasındaki eşitsizliktir. Zoolojinin acımasız hiyerarşisinde bu gerçek pek çok örnekle anlatılabilir. Av, avcıdan çok daha hızlı veya güçlü olabilir. Ancak, hayati nitelikteki değer açısından sonunda avcı, avına karşı üstünlük sağlayacaktır. Bu eylemin adına avcılık diyebilmemiz için avlanılanın kaçıp kurtulma şansının olması ve kural olarak kaçabilecek güçte olması gerekir.
 
Üst Alt